Türk devleti ile Öcalan arasında yürütülen sürece yönelik eleştirilere PKK çevrelerinin verdiği yanıtlar, Öcalan’ın Kürtlere yönelik statü taleplerini geri çeken pozisyonunu meşrulaştırmaya ve bu yaklaşımı Kürt kamuoyunda doğal, kaçınılmaz ve tartışılmaz bir gerçeklik gibi sunmaya hizmet ediyor. Bu söylem, hem eleştiriyi bastıran hem de süreci sorgulayan tüm kesimleri meşruiyet dışına iterek tartışmayı tek bir çizgiye mahkûm eden bilinçli bir algı yönetimi stratejisi olarak işlev görüyor.
Abdullah Öcalan’ın PKK’ye silah bıraktırması, örgütsel varlığına son verdirmesi ve Kürt sorununun olası çözümüne ilişkin ortaya koyduğu yaklaşım etrafındaki tartışmalar hâlâ yoğun biçimde sürüyor. Ancak bu tartışmalar, sosyal medyadaki düzeysiz polemikleri bir kenara bırakırsak, hem Türk devleti hem de PKK çevreleri tarafından yürütülen kapsamlı bir algı yönetimiyle gölgeleniyor.
Özellikle Öcalan’ın 26 Şubat 2025 tarihli açıklamasında “ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır” ifadelerine yöneltilen eleştiriler, PKK çevreleri tarafından sistematik biçimde çarpıtılıyor. Devlet ile Öcalan arasında süren görüşmelere yönelik eleştiriler ise çoğu zaman “veren memnun, alan memnun; siz neye itiraz ediyorsunuz?” şeklindeki indirgemeci bir mantıkla karşılanıyor. Bu yaklaşım, hem eleştiriyi bastırmayı hem de süreci sorgulayan tüm kesimleri meşruiyet dışına iterek tartışmayı tek bir çizgiye hapsetmeyi amaçlıyor.
Eleştirilere verilen yanıtlar ise çoğu zaman bilinçli bir algı yönetimiyle şekillendiriliyor. PKK yöneticileri, özellikle Nurettin Demirtaş, Öcalan’ın Kürtlere ve Kürdistan’a yönelik statü taleplerinden vazgeçen yaklaşımına yöneltilen eleştirileri “günümüz konjonktüründe bağımsız Kürdistan’ın objektif şartları yok” argümanıyla karşılamaya çalışıyor. Bu argüman eleştiriyi karşılamaktan çok, Öcalan’ın tüm statü taleplerini geri çeken pozisyonunu meşrulaştırmaya ve Kürt kamuoyunda bu yaklaşımı doğal, kaçınılmaz ve tartışılmaz bir gerçeklik gibi göstermeye hizmet ediyor.
Ayrıca bu argüman iki açıdan sorunludur. Birincisi, Kürdistan’ın dört parçasındaki siyasi partilerin programları doğrudan bağımsızlık hedefi içermemektedir. Bu hareketlerin temel statü talepleri federasyon, özerklik ve ademi merkeziyetçilik biçimlerinde somutlaşmaktadır. Kurumsal siyasi yapılar dışında bazı Kürdistanlı çevreler ve bireyler bağımsız Kürdistan’ı bir çözüm olarak savunsa da, bu yaklaşım genel siyasal programların ana eksenini oluşturmamaktadır.
İkincisi, uluslararası hukukta kendi geleceğini belirleme hakkı, yani self determinasyon, bağımsızlık, federasyon, idari ve kültürel özerklik dahil tüm statü biçimlerini kapsayan geniş bir çerçevedir. Bölgesel ve uluslararası koşullar oluştuğunda bağımsızlık talebi meşru bir kullanım alanıdır ve uluslararası hukuk tarafından tanınan bir haktır. Dolayısıyla Öcalan’ın “bu talepler günümüz sosyolojisine uygun değil” söylemi, Kürtler söz konusu olduğunda self-determinasyon hakkının tüm kategorilerini görünmez kılan, onları siyasal olarak daraltan bir çerçeve üretmektedir. Bu yaklaşım, Kürtlerin statü taleplerini Ankara, Bağdat, Şam ve Tahran’ın yaklaşımına hapseden bir konumlanışa işaret eder.
PKK çevrelerinin üçüncü çarpıtması, süreci eleştirenlerin PKK’nin silah bırakmasına karşı çıktıkları iddiasıdır. Oysa eleştirilerin odağı tamamen farklıdır: Kuzey Kürdistan’da silahlı mücadelenin toplumsal ve siyasal zemininin, ayrıca modern savaş teknikleri ve devlet kapasitesi açısından koşullarının yıllar önce ortadan kalktığı yönündeki uyarılardır. Dahası, PKK’nin Kuzey Kürdistan’daki cılız ve etkisiz silahlı varlığı, Türk ordusunun Güney ve Rojava Kürdistanı topraklarına yönelik operasyonlarını meşrulaştırmak için kullanılan bir argüman hâline gelmiştir. Bu uyarılar ve eleştiriler PKK tarafından uzun yıllar boyunca dikkate alınmadı; aksine bu görüşleri dile getiren kesimler “teslimiyetçi” olarak etiketlendi. Bugün ise aynı kesimler, süreci eleştirdikleri için “barış karşıtı” olarak damgalanıyor. Bu yaklaşım, eleştiriyi bastırmaya, kriminalize ve tartışmayı tek bir çizgiye hapsetmeye yönelik bilinçli bir algı yönetimi stratejisidir.
PKK çevrelerinin dördüncü çarpıtması, tüm eleştirileri “Kürt milliyetçiliği” ya da “ilkel milliyetçilik” kategorisine sıkıştırmaktır. Oysa süreci eleştirenler yalnızca milliyetçi çevrelerle sınırlı değildir; sosyalistler, sosyal demokratlar, muhafazakârlar, sağ ve sol liberaller ve bağımsız entelektüeller de benzer eleştirileri dile getirmektedir. Üstelik bu eleştirel yaklaşım, farklı Kürt çevrelerinin yanı sıra Türk demokrat kamuoyunda da karşılık bulmaktadır. Tarihçi Ayşe Hür, gazeteci Ragıp Duran, Yavuz Baydar ve daha birçok aydın, sürece ilişkin benzer kaygıları açıkça ifade etmektedir. Dolayısıyla tüm eleştirileri “ilkel milliyetçilik” etiketiyle değersizleştirmek, hem siyasal çoğulluğu görmezden gelen indirgemeci bir yaklaşım hem de tartışmayı tek bir çizgiye mahkûm etmeye yönelik bilinçli bir söylem stratejisidir.
Beşinci çarpıtma, Kürt hareketini yalnızca PKK ve paydaşlarıyla eşitlemek, Kürt ulusuna tek tip bir siyasi elbise giydirmektir. Bu yaklaşım, modern siyasal çoğulculukla bağdaşmaz ve “demokratik toplum” söylemi altında tekçi bir toplumsal model dayatır.
Bu tekçiliğin inşasında, süreç boyunca PKK’ye demokratik meşruiyet atfeden bazı Türk “demokrat” çevrelerin de rol oynadığı görülmektedir.
İmralı heyetinin 19 Ağustos 2026’da bir grup basın mensubuyla yaptığı görüşme, uzun süredir tartışılan kritik bir soruyu yeniden gündeme taşıdı: Türk devleti neden PKK lideri Abdullah Öcalan ile bu süreci başlattı ve bundan ne elde etmeyi hedefliyor? Bu soruya en çarpıcı yanıt, 2015–2025 yılları arasında Öcalan’la birlikte İmralı’da kalan ve aynı zamanda İmralı Sekretaryası Üyesi olan Veysi Aktaş tarafından verildi: “Ankara bu sürece gönüllü olarak değil, bölgesel jeopolitik dönüşümlerin baskısıyla ve özellikle İsrail faktörünün etkisiyle sürüklendi.”
Bu değerlendirme, sürece ilişkin önceki yazılarımda da vurguladığım temel noktayı desteklemektedir. Ankara’nın stratejik hedefleri birkaç başlıkta toplanabilir: PKK’nin Rojava ve Doğu Kürdistan’daki yapılarının İsrail veya diğer bölgesel aktörlerle kurabileceği olası işbirliklerini engellemek; Suriye ve İran’da ortaya çıkabilecek muhtemel Kürt statülerini etkisizleştirmek; ve Kürt statüleşme ihtimallerini birbirinden yalıtarak bölgesel bir Kürt kaldıracının oluşmasını önlemek. Kısacası sürecin özünde, Türkiye’deki Kürt sorununun gerçek anlamda çözülmesi hiçbir zaman hedeflenmedi; amaç, bölgesel Kürt siyasal kapasitesini kontrol altına almak ve sınırlandırmaktı.
Öcalan’ın 25 Şubat 2026’daki açıklaması da Ankara’nın bu hedefleriyle tam uyum içindedir. Öcalan’ın Kürt statü taleplerini “günümüz sosyolojisiyle uyumsuz” ilan eden söylemi, Rojava’nın Şam karşısındaki pazarlık gücünü belirgin biçimde zayıflatmış; Esad sonrası Suriye’de federal veya adem-i merkeziyetçi bir statü ihtimalini daha başlamadan daraltmıştır. Bu nedenle süreç, Kürt sorununun çözümüne yönelik bir barış mimarisinden ziyade, bölgesel Kürt statüleşme ihtimallerine karşı önleyici bir jeopolitik hamle olarak işlev görmektedir.
Aktaş’ın “İsrail’in varlığını sürdürebilmesi için Ortadoğu’da bir Kürdistan’a ihtiyaç vardı; Öcalan bunu reddetti” iddiası doğru değildir ve doğru kabul edilse bile Kürtlerin aleyhine işleyen bir çerçeve sunar. İsrail’in güvenlik doktrinleri hiçbir dönemde kendi varlığını sürdürmesi için bir Kürt devletinin kurulmasını zorunlu bir stratejik öncelik olarak tanımlamamıştır; İsrail’in çevre doktrini Kürtleri, anti-İsrail Arap blokuna karşı doğal müttefik olarak görmüş, fakat bağımsız bir Kürt devletini zorunlu bir koşul olarak öngörmemiştir.
Bu nedenle Aktaş’ın iddiası hem tarihsel bağlamdan kopuktur hem de Kürtlerin siyasal öznesini dış aktörlerin ihtiyaçlarına indirgemektedir. Dahası, Öcalan’ın bu söylemi Ankara karşısında bir koz olarak kullanmaya çalışması, Kürtlerin kendi statü taleplerini başkalarının güvenlik mimarisine göre yeniden tanımlayan bir yaklaşımı meşrulaştırmaktadır. Bu, Kürtlerin kendi geleceklerini tayin hakkını zayıflatan, onları bölgesel pazarlıkların edilgen bir unsuru hâline getiren bir siyasal pozisyondur.
Bu bağlamda Erdoğan ve Bahçeli’nin sıkça dile getirdiği “Türk-Arap-Kürt ittifakı” söylemi ise, İsrail karşıtı bir blok inşa etme iddiasıyla ortaya atılmıştır. Bu söylem, Türkiye’yi Arap devletleriyle aynı hizaya sokarken Kürtleri de bu eksene eklemlemeye çalışmakta; böylece Kürtleri bölgesel bir anti-İsrail kampanyanın “doğal unsuru” gibi göstermektedir. Oysa Kürtlerin İsrail karşıtı bir cephede yer almalarını gerektiren hiçbir tarihsel, siyasal veya stratejik zorunluluk yoktur.
Kısacası Türkiye ile Öcalan arasındaki mevcut süreç, Kürt sorununu çözmeye yönelik bir barış projesi olmaktan ziyade, hızla değişen Ortadoğu’da Kürt siyasi kaldıracına karşı bir ön alma hamlesidir.
X: @ceti_ceko
Abdullah Öcalan’ın PKK’ye silah bıraktırması, örgütsel varlığına son verdirmesi ve Kürt sorununun olası çözümüne ilişkin ortaya koyduğu yaklaşım etrafındaki tartışmalar hâlâ yoğun biçimde sürüyor. Ancak bu tartışmalar, sosyal medyadaki düzeysiz polemikleri bir kenara bırakırsak, hem Türk devleti hem de PKK çevreleri tarafından yürütülen kapsamlı bir algı yönetimiyle gölgeleniyor.
Özellikle Öcalan’ın 26 Şubat 2025 tarihli açıklamasında “ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır” ifadelerine yöneltilen eleştiriler, PKK çevreleri tarafından sistematik biçimde çarpıtılıyor. Devlet ile Öcalan arasında süren görüşmelere yönelik eleştiriler ise çoğu zaman “veren memnun, alan memnun; siz neye itiraz ediyorsunuz?” şeklindeki indirgemeci bir mantıkla karşılanıyor. Bu yaklaşım, hem eleştiriyi bastırmayı hem de süreci sorgulayan tüm kesimleri meşruiyet dışına iterek tartışmayı tek bir çizgiye hapsetmeyi amaçlıyor.
Eleştirilere verilen yanıtlar ise çoğu zaman bilinçli bir algı yönetimiyle şekillendiriliyor. PKK yöneticileri, özellikle Nurettin Demirtaş, Öcalan’ın Kürtlere ve Kürdistan’a yönelik statü taleplerinden vazgeçen yaklaşımına yöneltilen eleştirileri “günümüz konjonktüründe bağımsız Kürdistan’ın objektif şartları yok” argümanıyla karşılamaya çalışıyor. Bu argüman eleştiriyi karşılamaktan çok, Öcalan’ın tüm statü taleplerini geri çeken pozisyonunu meşrulaştırmaya ve Kürt kamuoyunda bu yaklaşımı doğal, kaçınılmaz ve tartışılmaz bir gerçeklik gibi göstermeye hizmet ediyor.
Ayrıca bu argüman iki açıdan sorunludur. Birincisi, Kürdistan’ın dört parçasındaki siyasi partilerin programları doğrudan bağımsızlık hedefi içermemektedir. Bu hareketlerin temel statü talepleri federasyon, özerklik ve ademi merkeziyetçilik biçimlerinde somutlaşmaktadır. Kurumsal siyasi yapılar dışında bazı Kürdistanlı çevreler ve bireyler bağımsız Kürdistan’ı bir çözüm olarak savunsa da, bu yaklaşım genel siyasal programların ana eksenini oluşturmamaktadır.
İkincisi, uluslararası hukukta kendi geleceğini belirleme hakkı, yani self determinasyon, bağımsızlık, federasyon, idari ve kültürel özerklik dahil tüm statü biçimlerini kapsayan geniş bir çerçevedir. Bölgesel ve uluslararası koşullar oluştuğunda bağımsızlık talebi meşru bir kullanım alanıdır ve uluslararası hukuk tarafından tanınan bir haktır. Dolayısıyla Öcalan’ın “bu talepler günümüz sosyolojisine uygun değil” söylemi, Kürtler söz konusu olduğunda self-determinasyon hakkının tüm kategorilerini görünmez kılan, onları siyasal olarak daraltan bir çerçeve üretmektedir. Bu yaklaşım, Kürtlerin statü taleplerini Ankara, Bağdat, Şam ve Tahran’ın yaklaşımına hapseden bir konumlanışa işaret eder.
PKK çevrelerinin üçüncü çarpıtması, süreci eleştirenlerin PKK’nin silah bırakmasına karşı çıktıkları iddiasıdır. Oysa eleştirilerin odağı tamamen farklıdır: Kuzey Kürdistan’da silahlı mücadelenin toplumsal ve siyasal zemininin, ayrıca modern savaş teknikleri ve devlet kapasitesi açısından koşullarının yıllar önce ortadan kalktığı yönündeki uyarılardır. Dahası, PKK’nin Kuzey Kürdistan’daki cılız ve etkisiz silahlı varlığı, Türk ordusunun Güney ve Rojava Kürdistanı topraklarına yönelik operasyonlarını meşrulaştırmak için kullanılan bir argüman hâline gelmiştir. Bu uyarılar ve eleştiriler PKK tarafından uzun yıllar boyunca dikkate alınmadı; aksine bu görüşleri dile getiren kesimler “teslimiyetçi” olarak etiketlendi. Bugün ise aynı kesimler, süreci eleştirdikleri için “barış karşıtı” olarak damgalanıyor. Bu yaklaşım, eleştiriyi bastırmaya, kriminalize ve tartışmayı tek bir çizgiye hapsetmeye yönelik bilinçli bir algı yönetimi stratejisidir.
PKK çevrelerinin dördüncü çarpıtması, tüm eleştirileri “Kürt milliyetçiliği” ya da “ilkel milliyetçilik” kategorisine sıkıştırmaktır. Oysa süreci eleştirenler yalnızca milliyetçi çevrelerle sınırlı değildir; sosyalistler, sosyal demokratlar, muhafazakârlar, sağ ve sol liberaller ve bağımsız entelektüeller de benzer eleştirileri dile getirmektedir. Üstelik bu eleştirel yaklaşım, farklı Kürt çevrelerinin yanı sıra Türk demokrat kamuoyunda da karşılık bulmaktadır. Tarihçi Ayşe Hür, gazeteci Ragıp Duran, Yavuz Baydar ve daha birçok aydın, sürece ilişkin benzer kaygıları açıkça ifade etmektedir. Dolayısıyla tüm eleştirileri “ilkel milliyetçilik” etiketiyle değersizleştirmek, hem siyasal çoğulluğu görmezden gelen indirgemeci bir yaklaşım hem de tartışmayı tek bir çizgiye mahkûm etmeye yönelik bilinçli bir söylem stratejisidir.
Beşinci çarpıtma, Kürt hareketini yalnızca PKK ve paydaşlarıyla eşitlemek, Kürt ulusuna tek tip bir siyasi elbise giydirmektir. Bu yaklaşım, modern siyasal çoğulculukla bağdaşmaz ve “demokratik toplum” söylemi altında tekçi bir toplumsal model dayatır.
Bu tekçiliğin inşasında, süreç boyunca PKK’ye demokratik meşruiyet atfeden bazı Türk “demokrat” çevrelerin de rol oynadığı görülmektedir.
İmralı heyetinin 19 Ağustos 2026’da bir grup basın mensubuyla yaptığı görüşme, uzun süredir tartışılan kritik bir soruyu yeniden gündeme taşıdı: Türk devleti neden PKK lideri Abdullah Öcalan ile bu süreci başlattı ve bundan ne elde etmeyi hedefliyor? Bu soruya en çarpıcı yanıt, 2015–2025 yılları arasında Öcalan’la birlikte İmralı’da kalan ve aynı zamanda İmralı Sekretaryası Üyesi olan Veysi Aktaş tarafından verildi: “Ankara bu sürece gönüllü olarak değil, bölgesel jeopolitik dönüşümlerin baskısıyla ve özellikle İsrail faktörünün etkisiyle sürüklendi.”
Bu değerlendirme, sürece ilişkin önceki yazılarımda da vurguladığım temel noktayı desteklemektedir. Ankara’nın stratejik hedefleri birkaç başlıkta toplanabilir: PKK’nin Rojava ve Doğu Kürdistan’daki yapılarının İsrail veya diğer bölgesel aktörlerle kurabileceği olası işbirliklerini engellemek; Suriye ve İran’da ortaya çıkabilecek muhtemel Kürt statülerini etkisizleştirmek; ve Kürt statüleşme ihtimallerini birbirinden yalıtarak bölgesel bir Kürt kaldıracının oluşmasını önlemek. Kısacası sürecin özünde, Türkiye’deki Kürt sorununun gerçek anlamda çözülmesi hiçbir zaman hedeflenmedi; amaç, bölgesel Kürt siyasal kapasitesini kontrol altına almak ve sınırlandırmaktı.
Öcalan’ın 25 Şubat 2026’daki açıklaması da Ankara’nın bu hedefleriyle tam uyum içindedir. Öcalan’ın Kürt statü taleplerini “günümüz sosyolojisiyle uyumsuz” ilan eden söylemi, Rojava’nın Şam karşısındaki pazarlık gücünü belirgin biçimde zayıflatmış; Esad sonrası Suriye’de federal veya adem-i merkeziyetçi bir statü ihtimalini daha başlamadan daraltmıştır. Bu nedenle süreç, Kürt sorununun çözümüne yönelik bir barış mimarisinden ziyade, bölgesel Kürt statüleşme ihtimallerine karşı önleyici bir jeopolitik hamle olarak işlev görmektedir.
Aktaş’ın “İsrail’in varlığını sürdürebilmesi için Ortadoğu’da bir Kürdistan’a ihtiyaç vardı; Öcalan bunu reddetti” iddiası doğru değildir ve doğru kabul edilse bile Kürtlerin aleyhine işleyen bir çerçeve sunar. İsrail’in güvenlik doktrinleri hiçbir dönemde kendi varlığını sürdürmesi için bir Kürt devletinin kurulmasını zorunlu bir stratejik öncelik olarak tanımlamamıştır; İsrail’in çevre doktrini Kürtleri, anti-İsrail Arap blokuna karşı doğal müttefik olarak görmüş, fakat bağımsız bir Kürt devletini zorunlu bir koşul olarak öngörmemiştir.
Bu nedenle Aktaş’ın iddiası hem tarihsel bağlamdan kopuktur hem de Kürtlerin siyasal öznesini dış aktörlerin ihtiyaçlarına indirgemektedir. Dahası, Öcalan’ın bu söylemi Ankara karşısında bir koz olarak kullanmaya çalışması, Kürtlerin kendi statü taleplerini başkalarının güvenlik mimarisine göre yeniden tanımlayan bir yaklaşımı meşrulaştırmaktadır. Bu, Kürtlerin kendi geleceklerini tayin hakkını zayıflatan, onları bölgesel pazarlıkların edilgen bir unsuru hâline getiren bir siyasal pozisyondur.
Bu bağlamda Erdoğan ve Bahçeli’nin sıkça dile getirdiği “Türk-Arap-Kürt ittifakı” söylemi ise, İsrail karşıtı bir blok inşa etme iddiasıyla ortaya atılmıştır. Bu söylem, Türkiye’yi Arap devletleriyle aynı hizaya sokarken Kürtleri de bu eksene eklemlemeye çalışmakta; böylece Kürtleri bölgesel bir anti-İsrail kampanyanın “doğal unsuru” gibi göstermektedir. Oysa Kürtlerin İsrail karşıtı bir cephede yer almalarını gerektiren hiçbir tarihsel, siyasal veya stratejik zorunluluk yoktur.
Kısacası Türkiye ile Öcalan arasındaki mevcut süreç, Kürt sorununu çözmeye yönelik bir barış projesi olmaktan ziyade, hızla değişen Ortadoğu’da Kürt siyasi kaldıracına karşı bir ön alma hamlesidir.
X: @ceti_ceko
