Özgür basın KDP ve YNK’yi zayıflatmaz!

Kürdistan'da ifade ve basın özgürlüğüne yönelik ihlaller bir güvenlik meselesi değil, temel hak ve özgürlüklerin ihlalidir. KDP ve YNK'nin demokrasi ölçüsü, bölgelerindeki otoriter rejimler değil; meşruiyet aradıkları Batı demokrasilerinin evrensel standartları olmalıdır. Çünkü özgür basın KDP ve YNK’yi zayıflatmaz; aksine meşruiyetlerini ve demokratik yönetim iddialarını güçlendirir.
Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ile Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) arasındaki siyasi rekabet, yalnızca Kürdistan'da ulusal birlik perspektifini zayıflatmakla kalmıyor; aynı zamanda demokratik toplumun temel dayanakları olan hukuk devleti, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü alanlarında da ciddi bir gerilemeye yol açıyor. Son dönemde özellikle medya kuruluşlarına ve gazetecilere yönelik antidemokratik uygulamaların, hükümet kurumları ve üst düzey parti yöneticileri eliyle gerçekleştirilmesi bu eğilimi daha görünür hâle getirmiştir.

Daha da dikkat çekici olan ise, bu baskı ve kısıtlamaların artık yalnızca genel muhalif çevrelerle sınırlı kalmayıp, doğrudan KDP ve YNK’ye yakın medya aktörlerini de hedef almaya başlamasıdır. Bu durum, siyasi çekişmenin kontrolsüz biçimde genişlediğini ve taraflar arası rekabetin medya alanını da bir çatışma sahasına dönüştürdüğünü gösteriyor. Böyle bir tablo, yalnızca basın özgürlüğünü değil, aynı zamanda Kürdistan’daki demokratikleşme sürecinin bütününü tehdit eden yapısal bir soruna işaret ediyor.

Bu çerçevede, Kürdistan Bölgesi Yönetimi’nin 2008 yılında kabul ettiği “İletişim Cihazlarının Kötüye Kullanımının Yasaklanması” başlıklı yasa yeniden tartışma konusu haline geldi. Söz konusu düzenleme, içerdiği muğlak ifadeler ve geniş yorumlanabilir hükümleri nedeniyle, başta gazeteciler olmak üzere ifade özgürlüğü alanında çalışan kesimlere karşı bir baskı aracı olarak kullanılabileceği yönünde ciddi kaygılar doğurmuştur. Nitekim yasa, 2007 tarihli 35 No’lu “Özgür Gazetecilik Yasası” ile çelişebileceği gerekçesiyle hem yerel hem de uluslararası insan hakları çevreleri tarafından yoğun biçimde eleştirilmiştir.

Kürdistan İçişleri Bakanlığı'nın 7 Mayıs'ta, yasayı ihlal ettikleri iddiasıyla Süleymaniye merkezli ve YNK'ye yakın Channel 8 TV'nin Yönetim Kurulu Başkanı Ahmad Najm ile program sunucusu Bzhar Dabagh hakkında tutuklama kararı alması, KDP ile YNK arasındaki siyasi rekabetin yargı alanına da taşındığını gösteren önemli bir gelişme olarak öne çıktı. Güvenlik güçlerine her iki ismin tutuklanarak Erbil'e getirilmesi yönünde talimat verilmesi, hukuki mekanizmaların siyasi amaçlarla işletildiği yönündeki tartışmaları derinleştirdi. YNK'nin buna karşılık Süleymaniye mahkemelerinde KDP'ye yakın gazeteciler hakkında benzer davalar açması ise yargı süreçlerinin, iki siyasi aktör arasında karşılıklı baskı ve dengeleme aracı olarak kullanılmaya başlandığı algısını güçlendirdi.

Ancak gelişmeler bununla sınırlı kalmadı. YNK lideri Bafel Talabani’nin 22 Haziran Pazartesi günü Süleymaniye’deki Aziz Yusuf Kilisesi’ne gerçekleştirdiği ziyaret sırasında yaşanan bir olay, siyasi gerilimin basınla ilişkilerde nasıl somutlaştığını gözler önüne serdi. Farklı topluluklar arasında birlikte yaşam ve diyalog mesajı vermeyi amaçlayan bu ziyarette, bir gazetecinin Talabani’ye olası YNK–Yeni Nesil Hareketi ittifakına ilişkin soru yöneltmesi üzerine tartışma çıktı. Talabani’nin soruya yanıt vermek yerine gazeteciye hakaret içeren ifadeler kullanması, olayın önüne geçti.

Bafel Talabani’nin “Yeni Nesil Hareketi hakkında soru sorma zamanı mı, deve?” şeklinde kayda geçen bu sözleri, bölgede Kürt kültüründe aşağılayıcı bir nitelik taşıdığı için kısa sürede kamuoyunda geniş yankı buldu. Görüntülerin sosyal medyada yayılmasının ardından gazeteciler ve hak savunucuları sert tepki gösterdi. Tepkilerin ortak noktası, siyasi liderlerin meşru gazetecilik faaliyetlerine kişisel saldırılarla karşılık vermesinin kabul edilemez olduğuydu.

En güçlü tepkilerden biri, Kürdistan Bölgesi’nde faaliyet gösteren Metro Gazeteciler Hakları ve Savunuculuk Merkezi’nden geldi. Merkezin genel koordinatörü Rahman Gharib, Talabani’nin sözlerini “utanç verici” olarak nitelendirirken, siyasi ve medya çevrelerinin bu tür olaylara karşı sessiz kalmasını demokrasinin kendisi için bir tehdit olarak değerlendirdi. Gharib’i, “Bu sessizlik, yalnızca bireysel ihlallerin değil, yapısal sorunların da normalleşmesine zemin hazırlamaktadır” dedi.

Nitekim olaydan yalnızca iki gün sonra Talabani’nin Süleymaniye’de Değişim Hareketi (Goran) Genel Merkezi’ne gerçekleştirdiği ziyaret sırasında benzer bir gerilim yeniden yaşandı. Bir gazetecinin, Channel 8 TV yöneticileri hakkında çıkarılan tutuklama kararının YNK’li yetkililer tarafından uygulanıp uygulanmayacağını sorması üzerine Talabani, yine doğrudan yanıt vermek yerine gazetecinin sorusunu ve yaklaşımını sorgulamayı tercih etti. Bu tutum, siyasi aktörlerin hesap verebilirlikten kaçındığı yönündeki eleştirileri daha da güçlendirdi.

Olayın ardından kimliğinin açıklanmasını istemeyen gazeteci, yaşadığı deneyimi “son derece kırıcı” olarak tanımlarken, güvenlik kurumlarının olası tepkilerinden duyduğu endişeyi dile getirdi. Gazetecinin, “Etrafında bu kadar çok koruma varken nasıl karşılık verebilirdim?” sözleri basın mensuplarının karşı karşıya kaldığı baskıyı açık biçimde yansıtıyor.

Öte yandan, Kürdistan Gazeteciler Sendikası'nın Süleymaniye şubesinin olaylar karşısında kamuoyuna açık bir tutum sergilememesi dikkat çekti. Sendika yönetimi, ihlallerin kamuoyu önünde tartışılmak yerine hukuki mekanizmalar aracılığıyla değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Ancak bu yaklaşım, gazetecilerin maruz kaldığı basın ve ifade özgürlüğü ihlallerine karşı meslek örgütlerinin yeterince koruyucu bir rol üstlenemediği ve siyasi dengelerin kurumsal reflekslerini etkilediği yönündeki eleştirileri güçlendirdi.

Kürdistan Bölgesi’nde özellikle 2020–2021 döneminde yaşanan ve kamuoyunda “Bêdinan Davası” olarak bilinen süreç, bugünkü tabloyu anlamak açısından önemli bir örnek sunuyor. Gazetecilerin ve sivil aktivistlerin “ulusal güvenliği tehdit etmek” ve “yasa dışı örgüt kurmak” gibi suçlamalarla toplu biçimde yargılanması, uluslararası insan hakları örgütleri tarafından bir baskı süreci olarak değerlendirilmişti. Bu süreçte KDP ve Kürdistan Bölgesi Hükümeti (KRG), Birleşmiş Milletler, Uluslararası Af Örgütü ve Erbil’deki yabancı konsolosluklar başta olmak üzere birçok kuruluşun eleştirilerine maruz kaldı.

Davanın öne çıkan isimlerinden Şervan Şerwani’nin durumu ise, yargı süreçlerinin nasıl uzatılabildiğini ve ağırlaştırılabildiğini gösteriyor. Serbest bırakılma tarihi yaklaşmasına rağmen yeni suçlamalarla karşı karşıya kalan Şerwani, Temmuz 2023’te sahtecilik iddiasıyla ek hapis cezası almış; 19 Ağustos 2025’te ise cezaevi görevlisini tehdit ettiği iddiasıyla dört yıl beş ay daha hapis cezasına çarptırılmıştır. Bu tablo, hukuki mekanizmaların basın üzerinde caydırıcı bir araç olarak kullanılabildiğini gösteriyor.

Tüm bu gelişmeler ışığında, Kürdistan’daki ifade ve basın özgürlüğü ihlalleri bir “güvenlik” meselesi olarak değil, doğrudan temel hak ve özgürlüklerin ihlali olarak karşımıza çıkıyor. KDP ve YNK’nin demokrasi ölçüsü, bölgelerindeki otoriter ve teokratik rejimler değil; iş birliği yaptıkları ve meşruiyet aradıkları Batı demokrasilerinin evrensel standartları olmalıdır. Zira ifade ve basın özgürlüğüne saygı göstermek KDP ve YNK’yi zayıflatmaz; tersine, onları güçlendirir, meşruiyetlerini artırır ve gerçek bir demokratik yönetim iddiasına yaklaştırır.

Aynı zamanda bu yaklaşım, Kürdistan Bölgesi’nde süregiden hükümet kurma krizinin aşılmasına katkı sunabilir, Bağdat’ın Kürdistan’ın federal haklarını aşındırma ve ortadan kaldırma yönündeki girişimlerine karşı da güçlü bir baraj oluşturabilir. Bu sayede yalnızca kurumsal istikrar değil, aynı zamanda ulusal birliğin pekişmesi yönünde de somut bir ilerleme sağlanabilir.
X: @cetin_ceko

#buttons=(Kabul etmek!) #days=(20)

Web sitemizde çerezler kullanılmaktadır.Daha fazla bilgi edin
Accept !
Yukarı Git